Eylül 2009 için arşiv

Deli Gücük: Düğümler – Kısım 1

…Akçeleri az, yükleri kıymetli olduğu için mümkün olduğunca hızlı ve gizli gidiyorlardı. Cevher Ağa, Urum diyarının tüm patikalarını, tüm pınarlarını bilirdi. Onları kimselerin bilmediği sallantılı tahta köprülerden, daracık keçiyollarından yürüttü. Abanoz renkli çakıllarla kaplı ovalardan, kızıl kayalarla bezeli tepelerden, tuzlu topraklardan geçtiler. Tepelerin zirvesinde yıkık dökük eski hisarlar, yosun tutmuş surlar onları izledi sessizce. Nesturi köylerinin yakınından yürüdüler. Buzağılara binmiş Ermeni oğlanları, çengiler çalan Kürt kızları gördüler. Allah’dan bir zarar gelmez, gelirse Şeytan’dan gelir diye, sırf korkularından Şeytan’a ibadet edip, ateşe tapan eski Yezidi köylerinden geçtiler. Gözlerinin rengi bilinmez bir sebepten solup kaçmış Yezidiler onlara baktı uzaktan.

Anadolu derindi. Anadolu engindi.

Geceleri engin yıldızların altından ateş yakıp kahve höpürdettiler, midelerini tütün dumanı ile doldurdular. Çerkez oğlan ilk birkaç gün iyiydi. Su içti. Zarif’in kendisine sabırla içirdiği çorbayı yudumladı. Ancak Anadolu’nun içlerine indikleri geceden itibaren anlaşılamaz bir şekilde ateşi yükseldi. Tuhaf bir humma haline kapıldı. Böylesini hiçbiri daha evvel görmemişti.

Beti benzi atmış olan oğlan sanrılar içinde kıvranıyor hep aynı… Hep aynı sözü, anlamsız bir kelimeyi sayıklıyordu. İltihaplanmadan şüphelenen Zarif’in ve Jerom’un tüm çabalarına rağmen oğlanın ateşi bir türlü düşmüyor, tam anlaşılamayan, ama mütemadiyen zikrettiği o tek kelimelik sayıklaması bir türlü geçmiyordu.

“Ne diyor sahi bu?” diye sordu Jerom bir gece, bakır leğendeki yağlı çorbayı, yeşil yeşil küflenmiş kaşar ile mideye indirirken.

“Sürekli aynı kelimeyi söylüyor sanki. Ecdadımıza mı sövüyor?”

Deli Gücük: Osmanlı Taşrasından Dehşet ve Korku Hikayeleri, Kamra Yayıncılık

Reklamlar